Browsing Tag

iş hayatı

happy-fingers
İŞ HAYATI

Mutsuz olacağım bir işte çalışmak mı? Aklını mı kaçırdın…

Ölümden sonra yaşam nasıl olacak?

Bu soru her insanın dönem dönem aklını kurcalar…

Peki ölmeden önceki yaşam nasıl olacak? Hiç bu şekilde kendinize sordunuz mu?

Genel olarak insanların bir çoğu “iş ve çalışmayı” para kazanmak için bir zorunluluk görüyor ve yaptıkları işlerden mutlu değiller.

Basit bir hesap yapacak olursak;

  • 09:00-18:00 arası 9 saat ofiste çalışıyoruz. (İş yerinde mutsuz olduğunuzu düşünelim)
  • Şehir trafiğini dikkate alırsak ortalama 2 saat trafikte geçiyor. (İş öncesi ve sonrası stresini yolda da çekiyorsunuz)
  • Günde ortalama 8 saat de uyku. (Mutsuz ve stresli bir günden sonra rüyanızda ne görmeyi umuyorsunuz? Muhtemelen iş arkadaşınızla olan tartışmanıza devam edeceksiniz)
  • Kahvaltı, akşam yemeği vb ihtiyaçlar en temel haliyle 1 saat. (Hızlıca, sadece doymak için yemeğe harcanan zaman)

9+8+2+1= 20 saat…

Geriye kalan süre sadece 4 saat… (Ailenize ve arkadaşlarınıza o gıcık iş arkadaşınızı anlatmanızın tam zamanı!)

Sonuç olarak mutsuz olunan bir işte çalışmak, tüm yaşamın mutsuz geçmesini sağlıyor…

Sizce de vakit varken “şu anki yaşamı düşünmek ve iyileştirmek gerekmez mi?”

 

Yazıyı sunum formatında da okuyabilirsiniz;

Zıpla-Cesaretim-Yok-Karikatür
Genel, İŞ HAYATI

Türkiye kültürü ve iş hayatındaki başarısızlıklar

Türkiye’deki alışılagelmiş kültür, iş yaşamındaki başarısızlıkların ana kaynaklarından bir tanesi…

Bebeklikten çocukluğa, ergenlikten evliliğe… Hep bir şeyler için “yapma, bulaşma, elleme, konuşma, karışma” denilerek geçiyor…

Bu sözlerin oluşturduğu duvarlar arasında büyüyen nesil ne yazık ki karar alma, yeni şeyler deneme, sorumluluk alma, yönetme, ciddiyet ve cesaretten yoksun olarak iş hayatına atılıyor ve büyük bir kısmı bu şekilde devam ediyor…

İkinci durum ise “tutuculuk ve vazgeçememek”… Belki de bu  Türkiye’deki gelir durumunun çok da yüksek olmamasından kaynaklanıyor. Ailelerin eski eşyaları ve kullanılmayan şeyleri lazım olur diye saklaması, gelecek yerine geçmişe bağlı yaşamaları ve parasal tutumları, bireylerde vazgeçememe ve tutucu olma durumunu ortaya çıkarıyor. Bu da iş hayatında çok zararlı sonuçlar oluşturabiliyor. Nasıl yani?

“Nasıl olsa işler yolunda gidiyor” düşüncesiyle eski dinamiklerden kurtulamamak ve yeni teknolojileri kaçırmak…

Eski ama verimsiz çalışanları işten çıkaramamak…

Başarısız olan projeyi tamamen kaldırmak yerine düşük bütçeli dahi olsa devam ettirmeye çalışmak, zararı artırmak…

Eskiden işleyen ama şu an işlevi olmayan kurallar, eşyalar, makinalar vs’den kurtulamamak…

// Kanımızı emerler düşüncesiyle yabancılara Türkiye’de yatırım imkanı vermemek, gelecek teknolojilerden ve istihdamdan mağrum kalmak- tutuculuğun Türkiye’ye yaşattığı en büyük kayıplardan biri… //

Örnekleri çoğaltabiliriz ama bu kadarıyla da konunun anlaşıldığını düşünüyorum…

Sonuç olarak iş hayatında daha başarılı bir nesil istiyorsak, kültürümüzdeki bazı şeyleri değiştirmemiz ve geliştirmemiz gerekiyor. Bunun yolu da eğitim sisteminden geçiyor.  Eğitim sistemimizde bu tarz  radikal değişiklikler yapmamız şu an için pek mümkün gözükmese de, şirketlerin lise itibariyle olmak üzere genç nesille iletişime geçmesi ve eğitmesi çok daha parlak bir Türkiye için olmazsa olmaz…

Şirketlerin liseden başlamak üzere eğiteceği ve şirketlerine katacağı parlak beyinler hem günümüze katkı sağlayacağı gibi hem de gelecek nesillerin daha iyi yetişmesi için sağlıklı ve doğru bir ortam hazırlayacaklardır.

through-the-years-michael-jordan-9335028-1280-800
İŞ HAYATI

Haydi şirketimizi batıralım!

Kendi markanız için “Nasıl daha iyi olabilir” şeklinde düşünmeye başladığınızda beyniniz “markanızın zaten iyi olduğunu” vurgulayarak yaratıcılık sınırlarını kapatmaya çalışır. Bu metodla da iyi fikirler ortaya çıkartabilirsiniz ancak daha etkili olabileceğini düşündüğüm bir taktiği paylaşmak istiyorum;

Nasıl daha kötü olabiliriz? Markamızı nasıl batırabiliriz? Başkaları markamızı nasıl batırır?

Ekip olarak bir odaya toplanın ve markanızı batırmanın(daha kötü bir duruma getirmenin) yollarını düşünün. Bu şekilde beyninizin sınırlarını geçebilirsiniz.

Düşünürken bir yandan da çıkardığınız fikirleri bir yere yazın ve her birinin üzerinde konuşun, tartışın.

Toplantının sonuna doğru markanızı batırmanın yollarını(En azından bir kısmını) çıkarmış olacaksınız.

Şimdi yapmanız gereken bunların yapmamak ve tersini yapmak.

Micheal Jordan’ın sözü bu konuda daha anlaşılır olacaktır;

“‘Ben sahada 5 kişiyi nasıl gececegimi degil, o bes kişinin beni nasıl durduracagını dusunurum.”

Bir de örnek verecek olursak;

Markanızın evlere paket servis yaptığını düşünelim. Müşterilerinizi nasıl mutsuz edebilirsiniz? Mesela paketi teslim ederken ses tonunuz ve bakışlarınız itici olabilir. Bu şekilde müşterileriniz mutsuz olacaktır.

O zaman yapmanız gereken;

Müşterilerinizin karşısına asık suratla çıkmamak ve her zaman daha fazla güler yüzlü olmak.

Son olarak belirtmek istediğim konu:  Algı körlüğü bir şirketin tüm çalışanları için geçerli bir durum. Çalışanlar bir süre sonra kendi alanlarıyla ilgili “algı körlüğüne” yakalanır ve oluşan fırsatları yakalayabilmek gittikçe zorlaşır.

Şirketinizi batırma planıyla başladığınız beyin fırtınasında bu algı körlüğünün de önüne geçerek, oldukça güzel fikirler ortaya çıkartabilirsiniz.

557552_277623872342445_1174761859_n
İŞ HAYATI

Çalışanlardaki “hata yapma korkusu”, stres ve etkileri

Şu ana kadar karşılaştığım bir çok şirkette, çalışanları en fazla strese sokan konulardan birinin “hata yapma korkusu” olduğunu farkettim. Ve bu korkunun, otoriteler tarafından durumu çok da iyi gösterilmeyen şirketlerin çalışanlarında daha fazla olduğunu gördüm. (Kötü giden şirketler=Hata yapmaktan korkan çalışanlar)

Genel olarak şirketleri incelersek bir çoğunun politikalarında “hatasız üretim, hizmet, çalışma vb.” maddeler bulunuyor. Politikalarda da vurgulandığı üzere bu maddelere uygun olmayan davranışlar ciddi bir sorgulama ve ceza ile sonuçlandırılıyor.

Peki bu durum ne kadar doğru?

Bir insanın hiç hata yapmadan yaşaması sizce mümkün mü?

Normal hayatta doğal karşılanan “hata yapma”, neden iş hayatından bu kadar dışlanıyor?

“Çalışanları hata yapmaları konusunda destekleyin” demiyorum, ancak “hata yapma konusu” ne kadar çok vurgulanırsa, çalışanlar da o kadar çok stres yaşıyor. Peki yoğun stresin sonucu ne oluyor dersiniz? Daha fazla hata…

Hadi biraz da araştırmalara göz atalım;

Araştırmalara göre stres, çalışanların işe devamsızlık göstermelerine ve işten ayrılmalarına neden olabilmektedir. Dolayısı ile işyeri bundan zarar görmektedir. Çalışanlardan birinde görülen stres diğer çalışanı da olumsuz etkilemekte, böylece verimlilik azalmaktadır. (http://www.turkis.org.tr/source.cms.docs/turkis.org.tr.ce/docs/file/ec109.pdf)

Stres ve gerilim fazla enerji tüketmeye neden olduğu için bir süre sonra birey kendisini zayıf, güçsüz, her an kötü bir şey olacakmış duygusunu yaşayan, nedeni belirsiz yoğun bir endişe duyan, uykusuzluk çeken, sinirli, çabuk heyecanlanan bir kişi durumunda hissedebilir. Dikkatini toplamakta güçlük çekebilir, hafıza sorunları yaşayabilir, öğrendiği konuları unuttuğu endişesine kapılabilir. (http://www.akademikbakis.org/26/08.pdf)

Stres altında sağlığını ve moralini kaybeden kişinin örgüte yansıyan başlıca sonuçları, performans düşüklüğü, işgören devir hızında artış, işe devamsızlık ve yabancılaşma şeklindedir (http://tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS00469.pdf)

Araştırmalar da gösteriyor ki stresin çalışanlar üzerindeki etkisi çok olumlu değil.

 

Peki şirketler ne yapmalı?

Çalışanlarını eğitmelidir. Müşteri memnuniyeti, hatalı ürünlerden doğabilecek sorunlar, iş kazalarının sonuçları ve bol bol örnek….

Bu eğitimler sonucunda çalışanlar “stressiz bir şekilde” hata yapmama konusuna dikkat edeceklerdir.

 

Son olarak stresin mali zararlarına göz atalım;

Fransa’da stres sonucu devamsızlık, üretim düşüşü ve sağlık harcamalarının toplam maliyeti milli gelirinin %10’una eşitken İngiltere’de stresin ortaya çıkardığı maliyet, işçi ve işveren ilişkilerinden kaynaklanan sorunların maliyetinden on kat fazladır.

Her gün 250.000’den fazla kişi kalp krizleri, davranış bozuklukları, koroner yetmezliği ve alkole bağlı rahatsızlıklar gibi stresin yol açtığı rahatsızlıklar nedeniyle işe gelmemektedir

Finans kuruluşları arasında yapılan bir araştırma ise işverenlerin %64’ünün aşırı stresi şirketlerine yönelik en önemli sağlık tehdidi olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu oran kalp hastalığı tehdidi oranının dört, alkolizm tehdidi oranının altı katıdır.

(http://tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS00469.pdf)

 

Not: 

Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır.

Hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır!

Yunus Emre

 

the_duomo_cathedral___milan__italy
İŞ HAYATI

İş yapmak & Değer katmak ikilemi ve Ünvanlar..

Yönetici, uzman, genel müdür, operasyon sorumlusu vs…

Biriyle tanıştığımızda ilk sorduğumuz sorulardan biridir: Ne iş yapıyorsun?

Ve bu soruya her zaman yukarıda bir kaçının yer aldığı havalı ünvanlarla cevap verilir.

Peki, ben bu sefer farklı bir soru sormak istiyorum.. Şirketinize ne katıyorsunuz?

Bu soru karşısında birçok kişi uzun uzun düşünecektir. Konunun özüne gelirsek, hepimiz iyi şirketlerde, güzel ve havalı ünvanlara sahibiz ancak işimize, şirketimize ve hayata ne kattığımızı çok da fazla bilmiyoruz.

Bu durum direkt olarak heyecanı, motivasyonu ve kariyeri etkiliyor… Nasıl mı?

Kendini bir görevden sorumlu olarak gören kişi, işlerini yaptığında kendini başarılı olarak görüyor ve bir süre sonra sıradanlaşan işlerin arasında boğuluyor. İşini geliştirmek ve yeni şeyler katmak konusunda motive olamıyor. (çünkü ünvanı altında sorumlu olduğu işleri eksiksiz yapıyor.)

Örneklerle detaylandıralım;

Yazılımcılarla anlaşmanın çok zor olduğu bilinen bir gerçektir.  Hem iletişimde sıkıntı yaşarsınız hem de çıkarttıkları işlerin çoğunda kullanılabilirlik düşüktür. Bunun nedeni ise kendilerine verdikleri “isimdir” yani “yazılımcı”.

Bu ünvanı üstlerine giydikten sonra yapacakları iş “kod yazmaktır”. Ancak kendini başarılı projelerin mimarı olarak gören kişilerin hem  motivasyonu yüksektir hem de yaptıkları işler başarılıdır.

@AhmetDurul hocamın bir hikayesini de bu konuya örnek olarak göstermek istiyorum;

Büyük bir katedral inşaatında çalışan iki ustadan bitkin olanına “ne iş yapıyorsun” diye sorarlar, “görmüyor musun tuğla diziyorum” der.

Oldukça heyecanlı ve enerjik olan diğer ustaya aynı soruyu sorduklarında ise “büyük bir katedral inşaa ediyorum” cevabını alırlar.

Sonuç olarak; ünvanlarımız çoğu zaman bizi kısıtlıyor. Bunun yanı sıra uzun vadede iş motivasyonumuzu ve heyecanımızı da kaçırıyor. (kısa vadede ünvanın mutluluğu ile inanılmaz bir çalışma performansı gösterebilirsiniz)

Peki öyleyse ünvanları bir kenara bırakıp, kendimize bu soruyu sormamız gerekmiyor mu:

İşime, şirketime ve hayata ne katıyorum?

10-1080R1 PoketheBoxMech
Genel

Sınırlar kafanızın içinde, sistemde değil….

Bugünlerde Seth Godin’in “İş dünyasının bilinen sınırlarını aşmak” kitabını okuyorum.

Kitabın içerisindeki bir bölüm çok ilgimi çekti;

PokeTheBox Sınırlar kafanızın içinde, sistemde değil....

 

 

İş hayatında çoğu zaman bu davranışın aynısını gösteriyoruz. Öyle değil mi? Sonrasında da iş hayatının zorluklarından ya da özgürlüğümüzün kısıtlandığından şikayet ediyoruz…

 

Not: İş hayatında şikayet etmeyin, yanlış işleyen bir şeyler varsa, düzeltin ya da daha iyi bir çözüm sunun. Bunlar da çare olmuyorsa işinizi değiştirin.

 

kredi kartı ile fatura öde kredi kartı ile fatura ödeme vodafone fatura ödeme fatura öde ttnet fatura ödeme d-smart fatura ödeme vodafone borç ödeme avea borç ödeme digiturk fatura ödeme