Browsing Category

İŞ HAYATI

happy-fingers
İŞ HAYATI

Mutsuz olacağım bir işte çalışmak mı? Aklını mı kaçırdın…

Ölümden sonra yaşam nasıl olacak?

Bu soru her insanın dönem dönem aklını kurcalar…

Peki ölmeden önceki yaşam nasıl olacak? Hiç bu şekilde kendinize sordunuz mu?

Genel olarak insanların bir çoğu “iş ve çalışmayı” para kazanmak için bir zorunluluk görüyor ve yaptıkları işlerden mutlu değiller.

Basit bir hesap yapacak olursak;

  • 09:00-18:00 arası 9 saat ofiste çalışıyoruz. (İş yerinde mutsuz olduğunuzu düşünelim)
  • Şehir trafiğini dikkate alırsak ortalama 2 saat trafikte geçiyor. (İş öncesi ve sonrası stresini yolda da çekiyorsunuz)
  • Günde ortalama 8 saat de uyku. (Mutsuz ve stresli bir günden sonra rüyanızda ne görmeyi umuyorsunuz? Muhtemelen iş arkadaşınızla olan tartışmanıza devam edeceksiniz)
  • Kahvaltı, akşam yemeği vb ihtiyaçlar en temel haliyle 1 saat. (Hızlıca, sadece doymak için yemeğe harcanan zaman)

9+8+2+1= 20 saat…

Geriye kalan süre sadece 4 saat… (Ailenize ve arkadaşlarınıza o gıcık iş arkadaşınızı anlatmanızın tam zamanı!)

Sonuç olarak mutsuz olunan bir işte çalışmak, tüm yaşamın mutsuz geçmesini sağlıyor…

Sizce de vakit varken “şu anki yaşamı düşünmek ve iyileştirmek gerekmez mi?”

 

Yazıyı sunum formatında da okuyabilirsiniz;

Zıpla-Cesaretim-Yok-Karikatür
Genel, İŞ HAYATI

Türkiye kültürü ve iş hayatındaki başarısızlıklar

Türkiye’deki alışılagelmiş kültür, iş yaşamındaki başarısızlıkların ana kaynaklarından bir tanesi…

Bebeklikten çocukluğa, ergenlikten evliliğe… Hep bir şeyler için “yapma, bulaşma, elleme, konuşma, karışma” denilerek geçiyor…

Bu sözlerin oluşturduğu duvarlar arasında büyüyen nesil ne yazık ki karar alma, yeni şeyler deneme, sorumluluk alma, yönetme, ciddiyet ve cesaretten yoksun olarak iş hayatına atılıyor ve büyük bir kısmı bu şekilde devam ediyor…

İkinci durum ise “tutuculuk ve vazgeçememek”… Belki de bu  Türkiye’deki gelir durumunun çok da yüksek olmamasından kaynaklanıyor. Ailelerin eski eşyaları ve kullanılmayan şeyleri lazım olur diye saklaması, gelecek yerine geçmişe bağlı yaşamaları ve parasal tutumları, bireylerde vazgeçememe ve tutucu olma durumunu ortaya çıkarıyor. Bu da iş hayatında çok zararlı sonuçlar oluşturabiliyor. Nasıl yani?

“Nasıl olsa işler yolunda gidiyor” düşüncesiyle eski dinamiklerden kurtulamamak ve yeni teknolojileri kaçırmak…

Eski ama verimsiz çalışanları işten çıkaramamak…

Başarısız olan projeyi tamamen kaldırmak yerine düşük bütçeli dahi olsa devam ettirmeye çalışmak, zararı artırmak…

Eskiden işleyen ama şu an işlevi olmayan kurallar, eşyalar, makinalar vs’den kurtulamamak…

// Kanımızı emerler düşüncesiyle yabancılara Türkiye’de yatırım imkanı vermemek, gelecek teknolojilerden ve istihdamdan mağrum kalmak- tutuculuğun Türkiye’ye yaşattığı en büyük kayıplardan biri… //

Örnekleri çoğaltabiliriz ama bu kadarıyla da konunun anlaşıldığını düşünüyorum…

Sonuç olarak iş hayatında daha başarılı bir nesil istiyorsak, kültürümüzdeki bazı şeyleri değiştirmemiz ve geliştirmemiz gerekiyor. Bunun yolu da eğitim sisteminden geçiyor.  Eğitim sistemimizde bu tarz  radikal değişiklikler yapmamız şu an için pek mümkün gözükmese de, şirketlerin lise itibariyle olmak üzere genç nesille iletişime geçmesi ve eğitmesi çok daha parlak bir Türkiye için olmazsa olmaz…

Şirketlerin liseden başlamak üzere eğiteceği ve şirketlerine katacağı parlak beyinler hem günümüze katkı sağlayacağı gibi hem de gelecek nesillerin daha iyi yetişmesi için sağlıklı ve doğru bir ortam hazırlayacaklardır.

through-the-years-michael-jordan-9335028-1280-800
İŞ HAYATI

Haydi şirketimizi batıralım!

Kendi markanız için “Nasıl daha iyi olabilir” şeklinde düşünmeye başladığınızda beyniniz “markanızın zaten iyi olduğunu” vurgulayarak yaratıcılık sınırlarını kapatmaya çalışır. Bu metodla da iyi fikirler ortaya çıkartabilirsiniz ancak daha etkili olabileceğini düşündüğüm bir taktiği paylaşmak istiyorum;

Nasıl daha kötü olabiliriz? Markamızı nasıl batırabiliriz? Başkaları markamızı nasıl batırır?

Ekip olarak bir odaya toplanın ve markanızı batırmanın(daha kötü bir duruma getirmenin) yollarını düşünün. Bu şekilde beyninizin sınırlarını geçebilirsiniz.

Düşünürken bir yandan da çıkardığınız fikirleri bir yere yazın ve her birinin üzerinde konuşun, tartışın.

Toplantının sonuna doğru markanızı batırmanın yollarını(En azından bir kısmını) çıkarmış olacaksınız.

Şimdi yapmanız gereken bunların yapmamak ve tersini yapmak.

Micheal Jordan’ın sözü bu konuda daha anlaşılır olacaktır;

“‘Ben sahada 5 kişiyi nasıl gececegimi degil, o bes kişinin beni nasıl durduracagını dusunurum.”

Bir de örnek verecek olursak;

Markanızın evlere paket servis yaptığını düşünelim. Müşterilerinizi nasıl mutsuz edebilirsiniz? Mesela paketi teslim ederken ses tonunuz ve bakışlarınız itici olabilir. Bu şekilde müşterileriniz mutsuz olacaktır.

O zaman yapmanız gereken;

Müşterilerinizin karşısına asık suratla çıkmamak ve her zaman daha fazla güler yüzlü olmak.

Son olarak belirtmek istediğim konu:  Algı körlüğü bir şirketin tüm çalışanları için geçerli bir durum. Çalışanlar bir süre sonra kendi alanlarıyla ilgili “algı körlüğüne” yakalanır ve oluşan fırsatları yakalayabilmek gittikçe zorlaşır.

Şirketinizi batırma planıyla başladığınız beyin fırtınasında bu algı körlüğünün de önüne geçerek, oldukça güzel fikirler ortaya çıkartabilirsiniz.

557552_277623872342445_1174761859_n
İŞ HAYATI

Çalışanlardaki “hata yapma korkusu”, stres ve etkileri

Şu ana kadar karşılaştığım bir çok şirkette, çalışanları en fazla strese sokan konulardan birinin “hata yapma korkusu” olduğunu farkettim. Ve bu korkunun, otoriteler tarafından durumu çok da iyi gösterilmeyen şirketlerin çalışanlarında daha fazla olduğunu gördüm. (Kötü giden şirketler=Hata yapmaktan korkan çalışanlar)

Genel olarak şirketleri incelersek bir çoğunun politikalarında “hatasız üretim, hizmet, çalışma vb.” maddeler bulunuyor. Politikalarda da vurgulandığı üzere bu maddelere uygun olmayan davranışlar ciddi bir sorgulama ve ceza ile sonuçlandırılıyor.

Peki bu durum ne kadar doğru?

Bir insanın hiç hata yapmadan yaşaması sizce mümkün mü?

Normal hayatta doğal karşılanan “hata yapma”, neden iş hayatından bu kadar dışlanıyor?

“Çalışanları hata yapmaları konusunda destekleyin” demiyorum, ancak “hata yapma konusu” ne kadar çok vurgulanırsa, çalışanlar da o kadar çok stres yaşıyor. Peki yoğun stresin sonucu ne oluyor dersiniz? Daha fazla hata…

Hadi biraz da araştırmalara göz atalım;

Araştırmalara göre stres, çalışanların işe devamsızlık göstermelerine ve işten ayrılmalarına neden olabilmektedir. Dolayısı ile işyeri bundan zarar görmektedir. Çalışanlardan birinde görülen stres diğer çalışanı da olumsuz etkilemekte, böylece verimlilik azalmaktadır. (http://www.turkis.org.tr/source.cms.docs/turkis.org.tr.ce/docs/file/ec109.pdf)

Stres ve gerilim fazla enerji tüketmeye neden olduğu için bir süre sonra birey kendisini zayıf, güçsüz, her an kötü bir şey olacakmış duygusunu yaşayan, nedeni belirsiz yoğun bir endişe duyan, uykusuzluk çeken, sinirli, çabuk heyecanlanan bir kişi durumunda hissedebilir. Dikkatini toplamakta güçlük çekebilir, hafıza sorunları yaşayabilir, öğrendiği konuları unuttuğu endişesine kapılabilir. (http://www.akademikbakis.org/26/08.pdf)

Stres altında sağlığını ve moralini kaybeden kişinin örgüte yansıyan başlıca sonuçları, performans düşüklüğü, işgören devir hızında artış, işe devamsızlık ve yabancılaşma şeklindedir (http://tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS00469.pdf)

Araştırmalar da gösteriyor ki stresin çalışanlar üzerindeki etkisi çok olumlu değil.

 

Peki şirketler ne yapmalı?

Çalışanlarını eğitmelidir. Müşteri memnuniyeti, hatalı ürünlerden doğabilecek sorunlar, iş kazalarının sonuçları ve bol bol örnek….

Bu eğitimler sonucunda çalışanlar “stressiz bir şekilde” hata yapmama konusuna dikkat edeceklerdir.

 

Son olarak stresin mali zararlarına göz atalım;

Fransa’da stres sonucu devamsızlık, üretim düşüşü ve sağlık harcamalarının toplam maliyeti milli gelirinin %10’una eşitken İngiltere’de stresin ortaya çıkardığı maliyet, işçi ve işveren ilişkilerinden kaynaklanan sorunların maliyetinden on kat fazladır.

Her gün 250.000’den fazla kişi kalp krizleri, davranış bozuklukları, koroner yetmezliği ve alkole bağlı rahatsızlıklar gibi stresin yol açtığı rahatsızlıklar nedeniyle işe gelmemektedir

Finans kuruluşları arasında yapılan bir araştırma ise işverenlerin %64’ünün aşırı stresi şirketlerine yönelik en önemli sağlık tehdidi olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu oran kalp hastalığı tehdidi oranının dört, alkolizm tehdidi oranının altı katıdır.

(http://tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS00469.pdf)

 

Not: 

Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır.

Hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır!

Yunus Emre

 

BBm-3a8CcAAh22S
Genel, İŞ HAYATI

Topluluklarda Aynılaştırma, Farklılaştırma…

Küçük ya da büyük farketmez.. Bütün toplulukların ortak bir özelliği var; Aralarına yeni katılan insanlara önce “aynılaştırma” sonra da  “farklılaştırma” çalışması yaparlar… Tüm bu çalışmalar sonucu ise ortaya, mutsuz bireyler çıkar.. Kısa bir örnek verecek olursak; yeni bir şirkette çalışmaya başladığınızı düşünelim;

  • Orada çalışan insanlarla “ortak özellikleriniz varsa” onlarla kolay uyum sağlarsınız. Ya da siz onlarla iyi anlaşabilmek için “ortama uygun” davranmaya çalışırsınız..
  • “Burada kurallar böyledir… burada işler böyle yürür” gibi cümleleri çok duyarsınız.. Sizi kendilerine benzetmeye ve ortama ayak uydurmanızı sağlamaya çalışırlar.

Bunlar “aynılaştırma” çabalarıdır.. Çünkü siz diğerlerinden biraz farklı olursanız, diğerlerini rahatsız edersiniz… (“Bu iş böyle yürümez” dediğinizde hali hazırdaki sisteme alışmış bireyler rahatsız olur.)

Peki sonra;

  • Şirkete olan katkınız sorgulanmaya başlar.
  • Yerinize “daha uygun maaşla çalışabilecek biri” yerleştirilse, çıktıda hiçbir değişiklik olmayacağı düşünülür…

Çünkü ortaya hiçbir farklı fikir atmadığınızda “vazgeçilebilir ya da yeri doldurulabilir” biri olursunuz…

Ya da en başa dönelim;

Topluluğa dahil olduğunuzda “farklılığınızı” korusanız, bu sefer de “dengeleri bozduğunuz” için sorgulanırsınız..

Sonuç olarak mutsuzluk kaçınılmaz…

Hani Hababam Sınıfı’nda Mahmut Hoca diyor ya; huyundan mıdır, suyundan mıdır bilmem, buraya gelen bunlara benziyor..  İşte siz o Hababam Sınıfı’na gelen zeki çocuksunuz.. mutsuz olmak kaçınılmaz…. Ortaya ayak uydursanız “Mahmut hoca” kızacak, aksi durumda ise yalnız kalacaksınız…

Konunun sonucuna bakacak olursak;

Farklı insanlar toplumda pek sevilmiyor… Ancak dünyanın gelişmesi için bu farklı insanlara ve onların fikirlerine ihtiyacımız var.. (Düşünsenize ortaya hiçbir farklı fikir atılmasa, dünya nasıl gelişebilirdi ki?)

Bu yüzden “farklı olduğunuzu düşünüyorsanız” ne yaparsanız yapın, sorgulanacağınızı bilin ve bu durumu kabullenin…(Böylece daha mutlu olabilirsiniz)

Eğer topluluklar içerisinde yer alıyorsanız “farklı olduğunu düşündüğünüz insanların düşüncelerine  daha çok değer verin”… İnanın buna değecektir…

 

multitaskglow
İŞ HAYATI

Verimlilik İronisi.. Bilgi çağında 09:00-18:00 çalışmak doğru mu?

Bilgi işçiliğinin büyük önem kazandığı bir dönemdeyiz… Ancak ne yazık ki sanayi çağındaki çalışma saatleri ile çalışmaya devam ediyoruz..

Hadi bir inceleme yapalım;

  • Pazarlarda rekabet artıyor ve şirketler, ürün-hizmet fiyatlarını düşürme ya da sabit tutma(artırması gerektiği durumlarda) eğilimine giriyorlar. Bu durum markaları hem maliyeti düşürmeye hem de verimliliği artırmaya yöneltiyor.
  • Makina başında çalışan oranı yavaş yavaş bilgisayar başında çalışan oranının gerisine düşüyor.

Peki verimlilik gün geçtikçe daha fazla önem kazanırken ve çalışabilmemiz için “bilgisayar” yeterliyken, neden hala 09:00-18:00 saatleri arasında çalışmaya zorlanıyoruz?

09:00-18:00… Bu saatler arasında çalışmak herkes için en verimli yol mu?

Ayrıca;

  • Tüketiciler, markalarla artık sadece çalışma saatleri arasında iletişim kurmuyorlar, 7/24 aktifler ve  sabırsızlar.
  • Tüketici alışkanlıkları eskiye oranla çok daha hızlı değişiyor. Bu değişimi ofisten yakalamak ve takip etmek zorlaşıyor.

Şirketlerin bu konu üzerine düşünmesi gerekiyor. Özellikle 7/24 aktif olması gereken dijital birimlerin, ofise ve zamanlara bağımlı olarak çalıştırılması büyük bir verimlilik kaybına yol açıyor. (Dijitali sadece çalışma saatleri arasında takip eden markaların, bir sabah uyandıklarında kendilerini krizin ortasında bulmaları çok büyük bir ihtimal…)

Bu konuda bir araştırmaya göz atacak olursak;

London School of Economics’un araştırmasına göre, IQ’su yüksek olanlar geceleri daha aktif oluyor ve bununla bağlantılı olarak geç yatağa giriyorlar.

Bu araştırmayı değerlendiren uzmanların yorumları;

Dr. Sabri Derman (Amerikan Hastanesi Uyku Bozuklukları Uzmanı)

İlginç bir araştırma! üretken insanların daha geç yatmaya ve geç kalkmaya eğilimli oldukları uzun zamandır biliniyor.Öte yandan genetik olarak ebeveylerimizden bize özgü yatma/kalkma saatlerini ve uyku süremizi aldığımız da bilinen bir gerçek.Belki de üretken insanlar o nedenle toplumda 09.00-18.00 iş saatlerine uyamıyor,rutin emekten çok zeka gerektiren, ama esnek mesaili işlere eğilimli oluyorlar.

Prof. Dr. Hakan Kaynak (Nörolog ve Uyku Bozuklukları Uzmanı):

    Geç uyuyanlar daha üretken, daha sanatçı ruhlu insanlar oluyorlar,diğerleri daha üretken,iş yaşamlarında daha çalışkan oluyorlar.Birisinin kafası akşam daha iyi çalışıyor, diğerinin gündüz çalışır.

Araştırmanın kaynağı: http://www.hayatifarket.com/haber.php?haber_id=3686

Araştırmaya katılan ve doğruluğuna inananlardan biri de benim.. Bu çıkarımı göz önüne alırsak markalar, verimliliği en yüksek olacak çalışanlarını, eskiden kalma katı sistemleri yüzünden kaybediyorlar diyebiliriz.

Sonuç olarak, markalar her ne kadar zor olsa da değişimi kabullenmek ve yapılarını buna göre revize etmek zorunda..

611x395_sinav_4f9524bfc4439
Genel, İŞ HAYATI

Bir önerim var…

Son zamanlarda üzerinde düşündüğüm bir konu var;

Türk toplumu olarak, neden risk almaktan bu kadar çok korkuyoruz, cesaret edemiyoruz, kararsız kaldığımız durumlarda hiçbir şey yapmamayı tercih ediyoruz?

Bunların tabi ki bir çok sebebi var ancak önemli bir tanesi üzerinde durmak istiyorum.

Hatırlarsanız, çocukken okulda sınavların bir kısmı test olurdu ve hocalarımız bize “4 yanlış bir doğruyu götürecek, kararsızsanız boş bırakın, daha çok puan alırsınız” derdi. Tabi ki biz de, kararsız kaldığımız her soruyu “komşunun çocuğundan düşük almamak için” boş bırakırdık.

Çocukken bize öğretilen bu “risk alma ve kararsızsan hiçbir şey yapma daha iyi sonuç alırsın” düşüncesi aslında hayat boyu bize zarar veriyor.

Okulda öğrendiğimizin aksine, yanlışlar da hatalar da insana çok şey katar, hiç ders almasak bile, bir dahaki sefer “nasıl yapmamamız gerektiğini” biliriz. Ancak hiçbir şey yapmadığımız durumda sadece yerimizde sayar ve zamanın gerisinde kalırız. Bu konuda çok sevdiğimiz birkaç sözü paylaşmak istiyorum;

Bilgeler hata yapmamanın bir lütuf olduğunu düşünmezler. Onlar, insanoğlunun en büyük erdeminin kendi hatalarını düzeltebilme ve kişiliğini yenileyebilme yeteneği olduğuna inanırlar. Wang Yang-ming

Yolunuza devam edin ve hata yapın. Yapabildiğiniz kadar yapın çünkü başarıyı bu yol üzerinde bulacaksınız. Thomas J. Watson

Peki bu sistemi değiştiremez miyiz?

En azından ortaokula kadar olan test sınavlarında “4 yanlış 1 doğru puanı” verse ve karakteri yeni yeni oluşan çocuklarımıza “hata yapmanın da insana bir şeyler kattığını ve risk almanın kötü bir şey olmadığını” öğretsek, ne kaybederiz, çocuklarımızın daha fazla puan almalarının bir zararı var mı?

the_duomo_cathedral___milan__italy
İŞ HAYATI

İş yapmak & Değer katmak ikilemi ve Ünvanlar..

Yönetici, uzman, genel müdür, operasyon sorumlusu vs…

Biriyle tanıştığımızda ilk sorduğumuz sorulardan biridir: Ne iş yapıyorsun?

Ve bu soruya her zaman yukarıda bir kaçının yer aldığı havalı ünvanlarla cevap verilir.

Peki, ben bu sefer farklı bir soru sormak istiyorum.. Şirketinize ne katıyorsunuz?

Bu soru karşısında birçok kişi uzun uzun düşünecektir. Konunun özüne gelirsek, hepimiz iyi şirketlerde, güzel ve havalı ünvanlara sahibiz ancak işimize, şirketimize ve hayata ne kattığımızı çok da fazla bilmiyoruz.

Bu durum direkt olarak heyecanı, motivasyonu ve kariyeri etkiliyor… Nasıl mı?

Kendini bir görevden sorumlu olarak gören kişi, işlerini yaptığında kendini başarılı olarak görüyor ve bir süre sonra sıradanlaşan işlerin arasında boğuluyor. İşini geliştirmek ve yeni şeyler katmak konusunda motive olamıyor. (çünkü ünvanı altında sorumlu olduğu işleri eksiksiz yapıyor.)

Örneklerle detaylandıralım;

Yazılımcılarla anlaşmanın çok zor olduğu bilinen bir gerçektir.  Hem iletişimde sıkıntı yaşarsınız hem de çıkarttıkları işlerin çoğunda kullanılabilirlik düşüktür. Bunun nedeni ise kendilerine verdikleri “isimdir” yani “yazılımcı”.

Bu ünvanı üstlerine giydikten sonra yapacakları iş “kod yazmaktır”. Ancak kendini başarılı projelerin mimarı olarak gören kişilerin hem  motivasyonu yüksektir hem de yaptıkları işler başarılıdır.

@AhmetDurul hocamın bir hikayesini de bu konuya örnek olarak göstermek istiyorum;

Büyük bir katedral inşaatında çalışan iki ustadan bitkin olanına “ne iş yapıyorsun” diye sorarlar, “görmüyor musun tuğla diziyorum” der.

Oldukça heyecanlı ve enerjik olan diğer ustaya aynı soruyu sorduklarında ise “büyük bir katedral inşaa ediyorum” cevabını alırlar.

Sonuç olarak; ünvanlarımız çoğu zaman bizi kısıtlıyor. Bunun yanı sıra uzun vadede iş motivasyonumuzu ve heyecanımızı da kaçırıyor. (kısa vadede ünvanın mutluluğu ile inanılmaz bir çalışma performansı gösterebilirsiniz)

Peki öyleyse ünvanları bir kenara bırakıp, kendimize bu soruyu sormamız gerekmiyor mu:

İşime, şirketime ve hayata ne katıyorum?

Zaman Yönetimi
Genel, İŞ HAYATI

Zaman Yönetimi & Öncelik Yönetimi

Bilgi işçiliği yapan insanların en büyük problemlerinden biri şüphesiz zaman yetersizliği… Bu durum içerisinde işleri yetiştirebilmenin yolu, planlı yaşamak ve işleri önceliklendirmekten geçiyor. Planlı yaşamadığımızda ya da işleri önceliklerine göre sıralamayıp, acil olmayan işleri ilk sıraya aldığımızda oluşan karmaşa tüm hayatımızı stres ve sıkıntı içerisine sürüklüyor.

Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi iş hayatında mutlu olmayan birinin tüm hayatı mutsuz geçiyor. (Bakınız: Mutsuz olacağım bir işte çalışmak mı? Aklını mı kaçırdın…)

Planlı ve işleri önceliklendirerek çalışabilmek için işlerimle ilgili  konularımı yazdığım ve takibini yaptığım bir “çalışma tablom” var. Bu dosyayı da sizinle paylaşmak isterim. Aşağıdaki linkten örnek 2 çalışma tablosunu indirebilirsiniz. Umarım çalışmalarınız için faydalı olur.

https://www.dropbox.com/sh/zulfqei9rnm16iy/sEmWg_RuV6

 

düşünce hataları
Genel, İŞ HAYATI

Sorunları çözmek mi oluşmasını engellemek mi?

Çok sık yapılan bir düşünce hatasından bahsetmek istiyorum: Sorun oluşturabilecek nedenleri ortadan kaldırmak yerine sorun oluşumuna izin vermek ve sorunları çözmeye odaklanmak.

Şirketler açısından konuya bakacak olursak; Dijital, markalar için önemli bir avantaj olduğu kadar büyük riskleri de içerisinde barındırıyor. Bu riskler karşısında yöneticiler karşılaşacakları krizleri nasıl çözeceklerine dair birçok süreç şeması hazırlarlar. Oysa ki bu planlar sadece krizi çözmek üzerinedir.

Şirketlerde kriz, genel olarak müşteri ile direkt ya da dolaylı yollardan temas kuran birimler nedeniyle olur. (üretim, hizmet, ik vs birimler örnek olarak verilebilir) Bu durumda yapılması gereken bu birimlerdeki çalışanlar ile bir araya gelerek olası krizleri belirlemek ve önlemek adına çalışmalar yapmaktır…

Ek: Kişisel olarak bu düşünce hatasına en sık düştüğüm konu: Kış öncesi grip aşısı olmaya üşenip, sonrasında ilaçlarla gripten kurtulmaya çalışmak. Sorunu ortadan kaldırmaya gereken önemi verip, Kış öncesi aşı olsam, muhtemelen Kış aylarını çok daha verimli geçiriyor olacağım.

kredi kartı ile fatura öde kredi kartı ile fatura ödeme vodafone fatura ödeme fatura öde ttnet fatura ödeme d-smart fatura ödeme vodafone borç ödeme avea borç ödeme digiturk fatura ödeme